Ara
  • Buket

Pek Çok Sihirbaz


Bugün ofisten çıkmadan önce canım çay demlemek çekti. Eve gidip çay demleyeyim bari diye düşündüm. İçimi anında bir sıcaklık kapladı. Çünkü çay demlemek mutluluk verici bir aktivitedir. Demini alırken mutfağa yayılan koku, arka arkaya gelen senkron hüpürdetmeler ve eve anında sinen aile sıcaklığı... Danimarkalılar buna benzer duyguları barındıran konsepte "Hygge" diyorlar. Kocaman kitabı var; ben canım çaya birkaç methiye düzmüşüm çok mu? Hayır, az bile.


Derken, "Sen şöyle güzel bir şeyler aç izleyelim, ben de çay demleyeyim future husband, ne dersin?" diye geçirdim içimden. Ruh eşimi bulmuş olacağım ki, kendisi o sırada "New Girl" üçüncü sezon birinci bölümü açıp bilgisayarı televizyona bağlamış bile.



Kendisi henüz tam olarak farkında değil ama bu en mutlu anlarımızdan biri. Birazdan bunu O'na da söylemeyi düşünüyorum.


Demini alan çayımı dökerken kafamda tasarladığım bu küçük sahneyi sevmiştim. Kendi kendime gülümsedim. İnsanın kendisiyle kaliteli anlar geçirmesi önemlidir.


Bu sıralar sık sık kendime bir şeyler söylerken buluyorum kendimi. Şikayetçi değilim. Kendi kendisiyle konuşan insanları severim. Bence diğer insanlarla iyi bir iletişim kurmanın en temel şartı bu. Bu tabii çokça öz eleştiriye açıklık gerektiriyor. Çünkü insan kendi kendisiyle konuşurken zaman zaman engel olamadığı bir biçimde dürüst ve gaddar olabilir. Sırf bu yüzden kendimle tartıştığım zamanlarım çok olmuştur. Ama hep bir şekilde kendimle anlaşmanın bir yolunu buluyoruz. Bir yolunu bulmak önemli.


Çünkü anlaşılmak sadece kendimizi ifade etmek için değil; hissettiklerimizi aktarmak, paylaşmak ve bu yolla diğer insanlarla bir bağ kurmak adına da çok önemli. Ve insan bu bağa ve iletişime muhtaç bir varlıktır.


Ziyadesiyle karamsar olması bakımından pek de hazzetmediğim filozof Arthur Schopenhauer, insan ilişkilerinin karmaşıklığından ve anlaşılamıyor olmaktan sık sık yakınmıştır. Bu nedenle şu alıntı, onun gibi dünyaya ve insanlara karşı pek bir beklentisi kalmayan birinin bile diğer insanlarla iletişime ve anlaşılmaya ne kadar muhtaç olduğunu net bir şekilde belirtiyor bana göre:

"Bazen karşımdaki kadın ve erkeklerle, küçük bir kızın oyuncak bebeğiyle konuştuğu gibi konuşuyorum. Küçük kız oyuncak bebeğin kendisini anlamadığını bilir, yine de bilinçli bir biçimde kendini aldatarak iletişim kurmanın keyfini yaşamaya çalışır."


Tuhaftır; birbiriyle fevkalade anlaşabilen diğer insanlara imrenir fakat anlamaya ve anlaşılmaya dair pek bir şey yapmaya çalışmayız. "Aynı anda hem çiçek hem de bahçıvan olabilirsiniz." diye bir not almışım defterime tırnak içerisinde. Nereden olduğunu bilmiyorum, hatırlamıyorum da. Ama öyle galiba. Çünkü pek çok sihirbaz böyle yapar.


Aslında Schopenhauer'un bahsettiği küçük kız gibi kendimizi veya herhangi birini aldatmaya gerek yok. Anlaşılmak istiyorsak, önce anlatmamız gerekir. Anlamak istiyorsak da öncelikle dinlemeliyiz. Bu iki basit kuralı unutmadığımız sürece pek çok şeyin üstesinden gelebiliriz gibi duruyor.

Bu şarkıyı son zamanlarda keşfettim. O yüzden size de biraz getirdim. Çünkü "Küçük Oda"da konuşmayı her zaman iyi müzikle sonlandırırız. Bu 2009'dan beri süregelen yazısız bir kuraldır. Yani bugüne kadar öyleydi.


L'Impératrice - Balade fantome

3 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Meftun

Hangisi Sen?