Ara
  • Buket

Olmayanı Aramak


Yusuf Atılgan’ı diğer pek çok yazara kıyasla kendime yakın bulurum. Bunda “yazmaya” olan yaklaşımı oldukça etkili. İdeal kahvaltı tanımının kızarmış ekmek, tereyağı, beyaz peynir ve sütlü kahve oluşuyla da ayrıca gönlümü kazanmıştır :)

Bu sıralar, çok ihtiyaç duysam ve istesem de bir “kalem tutulması” yaşamakta olduğum için, kendi kendime benzeştiğimizi düşündüğüm bu beyefendiden biraz bahsetmek istedim.

Kadıköy’deki “Deniz” meyhanesinde (O dönem bazı yazar-çizerler her Perşembe orada buluşuyor. Yusuf Atılgan da bu müdavimlerden.) Refik Durbaş’ın kendisiyle yaptığı bir röportajda şöyle enteresan bir anısını anlatıyor:

Beyefendinin hayranlıkla hatta kıskanarak okuduğu iki yazar var: Çehov ve Faulkner. 1965 yılında “Eşek Sırtındaki Saksağan” isimli köy romanını yazmaya başlamış. O dönem aynı zamanda Faulkner’ın “Döşeğimde Ölürken” romanını okuyor. Yazdığı roman neredeyse bitmek üzereyken, romanda, okuduğu Faulkner kitabındaki tekniği kullandığını fark ediyor. Daha sonraları romanın birkaç sayfa el yazısı kopyasına bakıldığında, aslında tam olarak öyle olmadığı anlaşılıyor. Fakat o an büyük bir benzeşim havası yarattığı için, Atılgan bitmek üzere olan romanını yırtıp atıyor. Röportajın yapıldığı 1988 tarihinde ise pişmanlığını dile getirmiş.

Özeleştirinin böylesi ve bana çokça idealist gözüken bu tavır nedense hoşuma gidiyor.

İlk baskısı 2018 yılında Can Yayınları’ndan çıkan ve kendisinin kitaplarına girmemiş yazılarını, şiirlerini, söyleşilerini ve çevirilerini içeren kitabının “Elyazısı notlar” bölümünde bir yerde şöyle demiş:

“İnsan bir sanat yapıtından bireysel yeteneği ölçüsünde, kendi iç zenginliğinden yapıta katabildiklerinin yapıttakilerle buluşup örtüşmesi ölçüsünde bir tat alabilir. Aşkta da böyledir bu.”

Hmm.

Ben de bir önceki makarna konuşmaları yazımda şöyle bir şey demiştim.

“Pek çok noktada buluşabilen ve orada zenginleşen iki insanın sürekli bir şimdiki zamanda var olması düpedüz aşk olsa gerek?”

Yaşasaydınız, birbirimizi anlardık gibime geliyor sevgili Atılgan, ne dersiniz? :)

İnsanın iç zenginliği önemli. Bu türden zenginliklerin çok da gözlemlenemediği zamanlardayız. Çünkü kendimizi beslemiyoruz. Birbirimize bakmakta duyarsız, anlamakta sabırsızız. Pek çok şey, sıcak bir yaz günü buz gibi suyu kafamıza dikip bitirdiğimiz hızda tüketiliyor. Bazen, birbirine bu kadar benzeyen daha kaç farklı insanla karşılaşabilirim diye düşünüyorum. Karşımdakinde keşfedecek bir şeyin olmayışı hüzünlendiriyor.

Olmayanı aramak aylaklık mı peki? Yusuf Atılgan’ın aylaklık tanımında bu var. Hatta Batı’nın “bohem”i ile benzeşen bir yön bu kendisine göre. Bunu tekrar okuduktan sonra “olmayanı aramak” üzerine biraz düşünüyorum. Sonra “Aylak Adam”daki sürekli gerçek sevgi arayışı, aranılan sevginin aslında dünyada olmayışı ve kahramanın en sonunda umudunu kaybedişi aklıma geliyor. “Olmayanı aramak” bir aramamak aslında (arayışta bir “bulma” umudu var ne de olsa). Bir vazgeçme hâli. Sonraları herhangi bir şeyle ilgilenmeme yönüyle de bugün aşina olduğumuz “aylak” tanımı oluşmuş. Fakat “vazgeçme hâli” açısından bakınca, daha felsefî şekilde ele alınabilir ve sanırım bu daha doğru olur. Başlarda bunu anlamakta zorlandım. Olmayanı aramak basitçe vazgeçmek şeklinde değerlendirilebiliyorsa, neden hâlâ inceden bir arayış mesajı verir gibiydi? Burada varoluşçu bir tavır var. İçinde eser miktarda umut barındırıyor. Ama o kadar. Vazgeçmeye daha yatkın. Çünkü inancı zayıf. Şimdi anlıyorum.

Yusuf Atılgan, birbirimize ve etrafımıza yabancılaşmanın egemenliğini aylaklıkla ifade ediyor. Haksız da sayılmaz. Çünkü en başta kendine yabancılaştı insan. Böyle anlamsız bir sürüye dönüştü. “Aylak Adam” bütün bunları güzellemiyor, aksine adeta başkaldırıyor. Şimdi daha iyi anlıyorum.

“Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerine göre değişebilir” ya hani; işte bugün de “Yusuf Atılgan’ı daha iyi anladığım gün” olsun.

19 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör