Ara
  • Buket

Çokoprens


1997 veya 1998 yılının bir Pazar sabahı. Saat 08.30’da her zamanki gibi üçlü koltukta yerimi almış, oturuyorum. Annemler henüz uyuyor. Ben ise her haftasonu olduğu gibi Jetgiller, Şirinler veya Scooby Doo’dan şimdi hangisiyle başladığını hatırlayamadığım o mükemmel çizgi film kuşağını izlemek üzere büyük bir mutlulukla televizyona bakıyorum. Oturmadan evvel mutfakta üstten üçüncü çekmecede duran abur cuburlardan da almışım önüme, keyfim belki de sonraları çok az olacağı kadar gıcır. Tabii o zamanlar farketmiyorsun. Çokoprens o vakitler en sevdiğim abur cuburdu diyebilirim. İki bisküvinin arasını açıp önce çikolatasını yalar bitirir, sonra bisküvilerini yerdim. Bu şekilde devam eder, arka arkaya kaç tane yediğimi hesap edemezdim. Yeterince yediğime emin olmadan annemler uyansın istemezdim. Annem haliyle bu duruma sinirlenirdi. Çünkü sonrasında hazırlanan mükellef Pazar kahvaltısında pek bir şey yiyemez duruma gelirdim. Zaten oldum olası yemekte gözü olan bir çocuk olmamıştım ve bu durum annemi kederlendirirdi. Anne olmadan asla anlayamacağım yüzlerce şeyden sadece biri… Çizgi film kuşağı bitmeye yakın annemler uyanır ve mutfakta kahvaltı hazırlamaya girişirlerdi. Bir yandan da annem, abur cuburların saklanmasından sorumlu devlet adamı babama çıkışırdı: “Koyma şunları üçüncü çekmeceye, kaldır fırının içine, bak bakalım o zaman bulabiliyor mu? Erişemez oraya zaten.” Halbuki erişebiliyordum. Fakat belli ki annem bunu henüz bilmiyordu. Eve hiç abur cubur almamak da bir seçenekti, hem belki de evdeki küçükle mücadelede köklü bir çözüm. Fakat Parliament Sinema Kulübü geceleri annemler de birer çokoprens yemekten hoşlanırdı. Bu nedenle abur cubur evimize girebilirdi fakat özellikle Pazar sabahları öncesi itinayla saklanmalıydı. Kimi Pazarlar çokoprenslerimi üstten üçüncü çekmecede sahiden bulamazdım. O zamanlar bir yandan çizgi film kuşağının başlangıcına yetişememe telaşı, öbür taraftan ararken gürültü yaparak annemleri uyandırmanın korkusuyla hemen fırının içine bakar, sonra da ekmek dolabının arkasına uzanırdım. En sonunda sevgili çokoprenslerimi kokularını almışcasına en alt çekmecede bulurdum. “Babam kendince hedef şaşırtmış bana küçük bir heyecan yaşatmak istemişti anlaşılan.” diye düşünür ve bu heyecandan tuhaf bir zevk alırdım.


Pazar günleri, çizgi film kuşağıyla başladığından mı yoksa çokoprensin o zamanki bambaşka tadından mı bilmiyorum, bu kadar hüzünlü olmazdı o zamanlar. Akşam Şahane Pazar saatlerini gösterirken, ben de az evvelinde banyodan çıkmış olurdum. Portakal turuncusu eşofman altımı (o zamanlarki favorim) ve Şirinler logolu civciv sarısı, havlu kumaştan hırkamı giyer, Parliament Sinema Kulübü için hazır olan ev ahalisinin yanında yerimi alırdım. Parliament Sinema Kulübü demek, sınır tanımayan hayal dünyamda iki saatlik bir yolculuk, babamın uzandığı üçlü koltuğun önündeki pofidik minderlerimde çokoprens yiyerek geçireceğim eşsiz bir harikalar diyarı demekti. Bugün, izlediğimiz onca filmden belki bir veya ikisini hatırlıyor olsam bile, o zamanlardaki heyecanımı asla unutamam. İlk dakikasından itibaren başımı babamın omzunun bitişindeki üçlü koltuğun kenarına dayar ve hayallere dalardım. Her daim babamın hemen önündeki minderlerde oturuyor olmam, salonumuzda uzanılabilecek koltuk olarak ikili ve üçlü olmak üzere iki koltuk bulunması ve benim minderlerime olan derin sevgim dışında, minderlerin; aniden çıkan sevişme sahnelerinde babamın atak bir hamleyle ellerini yavaşça gözlerimin üzerine koyabilecek mesafede olmasıyla ilgiliydi sanırım. “Anaokulunda bir arkadaşımın Barbie bebekleri üstüste koyduğu manzaraya benzer bir şeyler oluyor galiba” diye düşünürdüm o anlarda. Annem de o arada –galiba durumu normalleştirmek için- bir tane çokoprens daha uzatırdı. Şimdi düşünüyorum da “Prens” kavramı zamanından pek önce ve pek gereksiz bir yoğunlukta belleğime işlenmiş. O zamanlar, büyüyünce işlerin bu kadar karmaşıklaşacağı aklınıza gelmiyor tabii.


Derken yine (serin) bir Pazar sabahı, üçlü koltuğa uzanmış, pamuk prensesli yatak örtümü üzerime alıp kumandaya basmışken, çizgi film yerine şu anda hatırlamadığım ve o zaman da hiç ilgilenmediğim bir programa bakakalmıştım. O sabah çokoprensleri de bulamamıştım zaten; bir terslik olduğunu anlamalıydım… O gün çizgi film kuşağını izleyememiştim. Ve bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu.


Sonra yavaş yavaş Pazar sabahlarının program akışı değişti. Ben de bu duruma alışmaya ve öyle erkenden kalkmamaya başladım. Annem üstten üçüncü çekmeceye sürekli olarak baharat koyar oldu. Çekmece artık buram buram yenibahar ve nane kokuyordu. Fırının kapağı hep açıktı ve içi boştu. Pamuk Prensesli yatak örtümün rengi soldu. Anaokulunda Kadir Burak’ın bana aldığı ve verirken yanağımdan öptüğü çok sevdiğim Mickey Mouse’lu cam bardağım kırıldı. Çokoprenslerin de canı cehennemeydi.


2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Meftun

Hangisi Sen?